18/3/2008 ·

orası karşı kıyı(m)


Affet beni ey çocuk..
Kısaydı hep, yetişemedi dualarım,,
üvey bir kurşuna şahit kılınmasın diye o iri siyah gözlerin,,
göğsünü siper eden babacığına...



Affet beni ne olur..
annen bekliyormuş ya kapıda,,
ağıtını dindirecek,, gözyaşını silecek,,
dumanı tüten yüreğine bakışlarımı mühürleyecek bir göz olamadım..

Sırf adın MUHAMMED diye,, ömrünün yolunu kesen,,
hayallerini balçıklayan şeytan silüetlilerin karşısında bir ebabil olamadım..

affet..

Vicdanımın sesinden uykusu kaçıyor gecelerimin..
bir ömürde kaç kez çözülür bilmem,, kursağımda pinekleyen merhamet.,
beni affet..!

çaresizliğin girdabında son ses açık umursuzluğum,
oysa seni bana kardeş kılmış ya YILDIZLARIN SAHİBİ..
ellerinden tutamasamde her an,,bir an yüreğine tutunmak gerek..


Affet beni küçük bebek..!!
başucunda anne yerine dikilmiş bir akbaba..
son nefesini bekleyecek kadar acıyorda sana,,
neden arş'ı inletemiyor iç çekişlerim...
biliyorum,, benim soframda gözün yok senin..
bu biçare haline kavrulsaydı ciğerim,,uzanırdı kollarım dudaklarına..
çekilip bir köşeye dua etmek,, daha kolay geldi bebek...



Affet..
varacağı adresin hoşnutluğuyla hayata bir tebessüm emanet edip,,
Azrail'in omzuna başını yaslayan afganlı genç..


affet,,
ümmetin yükünden mahzun MESCİD'İ AKSA..!!
bak..! utanç duvarları çekildi göz perdelerime.. hangi harf,, hangi kelime anlatabilir, tenine sinmiş korun şimalini..
dillerinin döndüğü tek söz 'yehud', gözleri kan çanağı bebeklerin..
sözleri kan çanağı..

 




Beni affet anne..!!
kıtlıktan ölen yavrunu ak bir örtüyle RABBİSİNE sunan anne!
canımla doysun yavrum dedin,, yetişemedi canın,, o son göçe..
gitti o..
bekliyor seni..
avuçlarında bembeyaz bir dilekçe,, meleklerin şehrinde...




Affet beni küçük kız..!
çok korkuyorum biliyor musun,, senin o ''çok sıcak'' sesin çınladıkça kulaklarımda..!! çok sıcak paklar ancak,,
tenine bir damla sunamayan kirli ellerimi..
korkuyorum..! orası çok daha sıcak küçük kız.inan çok daha sıcak..!


affederler mi dersiniz..?


 züleyha çay // 2006

Yorum (yok) Yorum yaz!

18/3/2008 ·

30 Eylül 2002’de Ne Olmuştu? M.Dürre ve Vaad, Yanılsama ve

   Bir şiir etkinliğindeyim Suriyeli şair Meryem Hayberk hanım şiirini okuyor tabi Arapça okuyor ve kimse bir şey anlamıyor. Bende Arapça bilmiyorum ama öyle çok şey anlıyor öyle sarsılıyorum ki, sıra sıra şairlerin okuduğu o aşk şiirleri arasında Meryem hanımın şiirinin içinde geçen sadece bir ismi anlamam bana yetiyor; “Muhammed Durrah” epey uzun titiz çevirmenimiz bunu Mehmet Dura diye çeviriyor ve şiirin kısaca neden bahsettiğini anlatıyor:  “bir çocuk varmış Mehmet Dura isminde okul yolunda öldürülmüş şiir onu anlatıyor” diyor.

Arkamdaki dinleyici bayanlardan biri diyor ki; belli oda daha önce bu olayı hiç duymamış yada unutup gitmiş “ay içim kalktı ne kadar acıklı” diyor. Çeviricimizde mışlı-muşlu konuştuğuna göre ve adını Mehmet diye çevirdiğine göre oda bilmiyor. Şiir etkinliği sonunda Meryem hanımın yanına gidiyorum tebrik ediyorum okuduğu nüshayı rica ediyorum ve ister istemez düşünoyorum; Türkiye’de kaç şair Muhammed Durre’den bahsetti şiirlerinde, ben Bir Bünyamin Doğruer’i ve Aydın Öztürk’ü hatırlıyorum başka da hiç rastlamadım.

 

  Gelelim Muhammed Dürre’ye  pardon hiç gitmeyelim Muhammed Dürre’den, kim bu Muhammed Dürre? Unutmuş olamazsınız yoksa hiç mi bilmiyorsunuz?

Muhammed Dürre nasıl unutulur? Okula giderken çatışma ortasında kalıp, sevgili babasıyla duvar dibinde çöp bidonun arkasına saklanıp “öldürmeyin öldürmeyin” diye bağıran çocuk, babasının Yahudi askerlerinden onu koltuğunun altına sakladığı “biz masumuz o sadece bir öğrenci” diye bağırdığı çocuk, “durun lanet olasıcalar kıymayın onlara diye meleklerin  Yahudi askerlerine bağırdığı” çocuk. Dakikalar sonra bedenlerinde bir yığın kurşunla babasının koltuğunun altında yere yığılan çocuk ve baba oğul bağıra bağıra ölen çocuk,

 

   İşte insanlık benim için orda öldü. Ne zaman ki ana haberde bunu izledim ki o zamanlar ilk gençlik çağlarımı sürüyordum, işte o an koca dünya başıma yıkıldı. Lanet olsun dedim hayat bu insanlığın geldiği son nokta bu. Radikal birisi olmamama rağmen bu acıyla iki hafta Filistin puşisiyle gezdiğimi bilirim. Sonra dünya yine sessizliğe büründü. Kınayıcılar yine mesai yaptı bir akşam o kadar. Yahudi askerleri devam ettiler. Tecavüze artık bir şey diyen yok hadi dediler; biz 10 aylık çocukları da öldürelim,  aaa… ona da bir şey diyen yok ve en son 10 günlük Vaad’ı öldürdüler. 10 gün düşünün evladınız doğuyor; ikinci gün gözleri açılıyor, üçüncü gün sarılık oluyor,  dördüncü gün sağlık ocağına götürüyrsunuz,  beşinci gün avazı çıktığı kadar ağlıyor, altıncı gün ilk gülümsemesini veriyor, yedinci gün babası Vaad veriyor adını, sekizinci gün Vaad’ı annesi ninniyle uyutuyor; “Uyusun da büyüsün, büyüsünde özgür bir ülke görsün” diyor, dokuzuncu gün vaad eliyle babasının başparmağını sıkıyor, “işte” diyor; “oğlum aslan gibi  güçlü”, onuncu gün sizin vaadınız varsa “bizim de vaad edilmiş topraklarımız var” diyor vahşi herifler ve vaad öldürülüyor “Aslan vaad sarılığı daha geçmeden ölüyor. Oysa ki ne çok sevinmişti ailesi gözlerini açtığında; gözü açık gidiyor Vaad.

   Şimdi 30 eylül Muhammed Dürre’nin öldürülüş tarihi lütfen ama lütfen bunu çocuklarınıza anlatın, tüm dünya milletleri anlatsın, nasıl Japonlar evlatlarına Hiroşima ve Nagasakiyi gösteriyorlar, bizde kardeşlerimize, evlatlarımıza Vaad’ı M.Dürre’yi gösterelim, anlatalım izletelim, bilinçletelim.

Tamam sokaklara çıkmayın, tamam saklayın hınçınızı ama n’olur ara sıra kapanın odanıza tüm hücrelerinizle; kahrolsun A.B.D, kahrolsun Siyonistler, Kahrolsun tüm çocuk katilleri, diye bağırın inanın sizde rahatlayacaksınız kazan gibi kaynayan dünyada.

    Şimdi gelelim benim asıl meramıma;

12 yaşındaki Filistinli Muhammed Dürre’nin 30 Eylül 2002 tarihinde, babasının kollarında İsrail askerleri tarafından haince öldürülmesi, suriye tarafından Dünya çocuk günü olarak 1-10 Ekim tarihleri arasında kutlanmaya başlanmıştı.

1 Haziran tarihi, 21 ülkede olmak üzere, en yaygın Çocuk Günü’dür. Türkiye’de 23 Nisan’ın yanı sıra, her Ekim aynın ilk Pazartesi günü Dünya Çocuk Günü olarak kutlanmakta ayrıca 20 Kasım tarihinde ise Çocuk Hakları günü olarak kutlanmaktadır. Benim acizane tavsiyem tüm bu tarihlerden ve tuzukuruların çocuklarının günlerinden hariç-bu çocuklar o günleri ya hiç bilmiyorlar yada hiç kutlamadır-30 Eylül bir belirteç olsun. 30 Eylül’ü Dünyanın Mazlum ve Masum Çocuklarını Anma Anlama ve Anlatma Etkinliği olarak her sene sergiler, şiirler, sinemalar, tiyatrolar eşliğinde anımsayalım. Bakın tekrar ediyorum Tecavüz edilen kadınlardan geçtik, ölen babalardan geçtik, götürülen ve bir daha getirilmeyenlerden insanlardan geçtik yaşlılardan geçtik. Çocuklar ya hu! bizim çocuklarımız, dünyanın masum ve mazlum, tertemiz, pırıl pırıl,  kirli yanaklı çocukları, onlardan bari geçmeyelim…

Hiç düşündünüz mü; insanlar neden“bir ağaçta sen dik” kampanyası yaparlar da “bir çocukta sen yaşat “kampanyası yapmazlar?

Bence Bir düşünün?

Hemen şimdi.

http://www.zemheriedebiyat.com/makale2.asp

Said Ercan

Yorum (yok) Yorum yaz!

16/3/2008 ·

Filistinli Çocuğun Vasiyeti

 

Bu vasiyeti yazmak nerden aklıma geldi bilmiyorum. Muhammed Dürre'nin okul yolunda terör devleti israil askerleri tarafından haince öldürülmesinden sonra, korkup okuldan almıştı annem beni, o günden beri hiç birşey yazmadım. Oysa okula gitmeyi, okuyup pilot olmayı o kadar çok istiyordumki!.. Okulu bıraktıktan ve göğümüzü annemin "duman yada sis" dediği karabulutların kaplamasından sonra, sen büyüyünce ne olacaksın diyenlere

"ben büyümeyeceğimki"

diyorum.

Annem birinci intifadada ayaklarını ve gözlerini kaybetmiş. Büyük abim Abdullah’ın cesedi başında ağıtlar yakarken, bir kurşun da onun ayağına sıkmışlar, şimdi evden dışarı çıkamıyor ve hep ağlıyor. Abdullah abimden çok; daha onsekiz yaşında şehit olan Raşit abime ağlıyor… gizli gizli ağlıyor… içten içe ağlıyor… arasıra topluyor kendini ve gözlerini semaya dikip "Mescid-i Aksa için feda olsun yavrum" diyor. Babamı ben hiç görmedim, hapiste miymiş neymiş. Bir gece ansızın alıp götürmüşler… şu Filistin’den daha küçük olan hapishaneler varmış, babam orda yatarmış.

Annemle ikimiz kaldığımızdan beri annem benimle çok ilgileniyor, yanından ayırmak istemiyor, Hanzalam deyip, durup durup tekrar sarılıyor. Komşu teyzelerle konuşurken duydum, "o benim son parçam, gencecik fidanım; ona da birşey olursa ben yaşayamam" diyordu.

Bizim burda gökyüzü, ben kendimi bildim bileli, simsiyah ve yanık yanık kokuyor. Ne vakit "anne neden böyle desem" sis, duman, iklim kötü" diyordu. Ha son dönemde sıkça "boom boom" diye sesler duyuyordum, o sesler ne zaman ortaya çıksa annem telaşla "Hanzalam Hanzalam" diye sürünerek yanıma gelir, kulaklarımı kapar, üzerime kapanır, adeta üstüme etten duvar örerdi. Ben "anne ne oluyor?" desem, "gökgürültüsü oğlum şimdi geçer" diyordu. Bu masala ilk zamanlar çok inanmıştım… ama artık gerçekleri biliyorum. Mahmut israil sınırına gitmiş geçen ay dedesiyle; israil semaları masmaviymiş, hiç gökgürültüsü de yokmuş

Anne "ben oynamaya gidiyorum" dediğimde, "sen büyüdükçe daha çok oynamaya başladın" diyor. Hafifçe kızdığını farkediyorum, öpüyorum esmer yanaklarından ve koşuyorum kaderime. Annem bilmiyor ki; ben abim Abdullah’ın sapanını tavanda bulduğumdan beri, arkadaşlarla toplanıp "şeytan taşlama"ya gidiyorum. Annem beni top peşinde koşuyor sanıyor; nerden bilecek ki tek kale maç yapacak kadar bile arkadaşım kalmadı!..

Mahalle maçları yapardık eskiden, şimdi mahalle mi kaldı ki mahalle maçı yapalım .Şu diğer adı enkaz olan Filistin’de kaç çocuğun birinci adı şehit oldu biliyor musun; Şehit Mahmut, Şehit Vaad, Şehit Yasin, Şehit Raşid, Şehit Hanzala, Şehit Hanzala, Şehit Hanzala...

Bundan sonrasını anneme okur musunuz? Malum o okuyamaz:


''Annecim hakkını helal et… yüzbinlerce mazlum çocuk gibi, ben de böyle olmasını istemezdim… sana söyleyecektim, erken iyileşir diye bekledim… hemen geçer diye geciktim ama geçmedi… geçen gün şeytan taşlarken misket bombası attılar üzerimize... beni bir kurşun sıyırdı geçti, çok kanım aktı, eve zor attım kendimi… hani üşüyordum ya kaç gecedir; kansızlıktandı sanırım. En yakın hastane kaç şehir ötede anne… hastaneler mücahit abilerle dolu, hem seni perişan etmek istemedim, geçer dedim geçmedi anne.

Hep sabaha karşı abilerimi rüyamda görüyorum, bir gülümsüyorlar ki sorma "gel, gel" diyorlar… koşuyorum onlara doğru, altlarından ırmaklar akan yemyeşil çimenlerle örülüyor her yanım… sen de yanımda ol istiyorum; anne anne anne diye seni çağırırken, sen sesime uyanıp kaldırıyorsun beni o en güzel rüyadan.

Anneciğim benim vaktim azaldı… sana bir kaç vasiyetim olacak. Geçen arkadaşların ailesi yemiş zehirlenmişler. Komşulara okut, üzerinde "U.N." yazan hiç bir paketten bişey yeme… ben sana bir süre yetecek "İ.H.H" yazan gıdalardan bıraktım; onlardan ye olur mu? Anne; içinde mücadele ve dua ayetlerini bol okuduğum Kelamullah'ı, Kur'an'a yeni geçen İbrahim'e verir misin? Ayakkabılarım Halil’inkinden sağlam… onun ikisi de yırtık, benim teki yırtık, az yama yaparlar… o yahudi askerlerinden kaçamıyor; ayakkabılarımı halil'e ver olur mu? Beyaz kedim bulut'u benim yerime "gökgürültüleri"nden sakla olur mu? Ona etten duvar ör…ha kulaklarını tıkamayı da unutma

Abdullah abimin sapanını yastığımın altına bırakıyorum… ola ki israil askerleri eve kadar gelir, onlara atarsın… taş ta var ocağın orda, kendi ellerimle sectim… onları kullan; iyi kavis alır onlar. Arkamdan ağlama desem de bilirim içten içe ağlarsın… hemde dört farklı şekilde ağlarsın… benim "ağlama anam" dediğim aklına gelir; döner birde bunun için ağlarsın… ağla anam, gökyümüz açılmıyor madem, için açılsın be anam ağla doyasıya...

Gülümsememek elde değil; benim neyim var ki vasiyet yazdım… aaa unutmadan; çamurdan uçağımı yeni doğan amcaoğlum "Umut"a verirsin… onun masmavi gözleri gökyüzüne daha çok benziyor.

Sen hep derdinya Allah iyileri erken alırmış yanına.
Arasıra "yaramazım" diye okşardınya beni; iyiliğime şahit olur musun anne?
Çocuklar günahsız olurmuş ama,
acılar beni çok büyüttü.
İçim dağ gibi anne,
içim dağ gibi anne,''

Atamayacağım taşlar için,

Filistin halkından ve Kudüs davasından affımı dilerim…

 

Said Ercan

 

Yorum (1) Yorum yaz!